Massive Attack ve Judas Priest aynı anda gelirse…

Sadece biri bile kenti titretmeye yeterdi; iki grup aynı saatlerde, İstanbul’da müritleriyle görüştü. Konser sonrasında Beşiktaş’ta buluştu.

16/07/08 - 18:49

haberin fotoğrafları

1

İcat ettiği “trip hop”ın hâlâ en sağlam ismi Massive Attack ve adı heavy metal’le bir anılan Judas Priest… Bu iki gruptan birinin Türkiye’ye geldiğini duymak, müzikle biraz olsun ilgisi bulunanları heyecanlandırmak için yeterliydi. Aynı gece İstanbul’da çaldılar. Kuruçeşme Arena’da Priest’i dinleyen siyah tişörtlü, uzun saçlılar Beşiktaş’ta “trip hop” ibadetinden dönenlerle karşılaştı.

Oysa birkaç ay öncesine kadar İstanbul’un müzik mevsimi solgun geçmeye adaydı. İptal edilen festivaller, inşaata kurban giden konser mekânları karamsar bir tablo çiziyordu. Sezon başındaki olumsuz haberlere rağmen İstanbul, bugüne kadar ki en hareketli müzik sezonunu yaşıyor.

Hafta sonundaki Electronica Festival ve Massive Attack konserini, Medyakronik’in müzik yazarı Müge Doğrular takip etti. Yıllardır beklenen Judast Priest’in Türkiye’deki ilk konserini ise muhabirimiz Semih Saka’nın kaleminden yayınlıyoruz. 

 

Festivalci gençliğin haftasonu günlüğü!

Müge Doğrular
mugedogrular@gmail.com


Nihayet cuma akşamı olmuştu. Biletler günler öncesinden alınmıştı, hazırda bekleniyordu. Üç günü Parkorman’da geçirecek gençler cuma ve cumartesi Electronica Festival’daki performanslarda kendinden geçecek, Massive Attack konserinde de “İşte konser dediğin budur” diyecekti.

Cuma günü festival alanına giriş yaptığım sırada Kruder & Dorfmeister (K&D) sahnedeydi. Programda 1,5 saat olarak görünen olan performanslarını son dakikada üç saat olarak değiştirmeye karar veren karizmatik Viyanalı ikilinin sahnesi adeta bir plaj partisini andırıyordu. Yaz gecelerinin dokunuşlarının hissedildiği “house” müzik tatlı tatlı eserken, grubun hayranları kadınlar da sahneye çıkmış gruba danslarıyla eşlik ediyordu. Saat henüz 22:00’ye gelirken, Parkorman oldukça kalabalıktı ve insanlar havaya girmişti bile.

K&D sonrasında festivalin en önemli isimlerinden Fransız efsane Etienne De Crecy sahne alacaktı. (Etienne De Crecy, elektronik müziğin fenomeni Daft Punk’tan sonra bu alanın en iyi ismi kabul ediliyor.) En büyük korkum -Kylie Minogue konserinde de olduğu gibi – “limited production” denen, görsel şovun büyük konsere göre daha küçük sahnede, kısıtlandığı şekilde gerçekleşmesiydi. Ancak Etienne De Crecy hayranlarını üzmedi. Sanatçı, dokuza bölünmüş, küp şeklindeki bir konstrüksiyonun ortasında çaldı. Canlı performans boyunca küplerin diğer yüzlerinde sürekli akan ışıklar müzikle muhteşem bir uyum içerisindeydi. Trentemøller’den sonraki festivalin en iyi performansını sergiledi.

Etienne De Crecy ile, ana sahnedeki performanslar sona erdi. müziğin sabaha kadar devam edeceği dans çadırına taşındı kalabalık. Ülkemizde de çok sayıda hayranı bulunan dünyaca ünlü Fransız DJ David Guetta’nın performansını izlemek için gelenlerin sayısı, çadıra girişi oldukça zorlaştırdı; itişe kakışa içeri girildi. Guetta, adına yakışır bir şekilde kalabalığa son derece enerjik capcanlı dakikalar yaşattı. İki gün boyunca dans çadırının en kalabalık anları Guetta ile yaşanmasına rağmen havalandırma probleminden bitmesini beklemeden çadırdan ayrılanlar oldu.

Ardından muhteşem bir girişle Felix Da Housecat’in DJ seti başladı. The Prodigy’nin ‘Smack By Bitch Up’ı gibi eski dans klasiklerine setinde yer veren Housecat dans pistini altüst etti. Dans çadırı sabahın ilk ışıklarına kadar onun ritimleriyle zıpladı. Ama o saatten sonra bile hızını alamayıp, Beyoğlu’ndaki kulüp Magnet’teki “after party”ye devam edenler vardı.

Cumartesi günü ise benim için en önemli iki isim Trentemøller ve Tiga’ydı. Son dönemin en gözde minimal müzik icracısı Trentemøller’ın internette dönen ‘live’ videoları bile onun performansı için yeterince heyecan yaratıyordu. Belçikalı, sahneye kalabalık bir ekiple çıktı. Her fırsatta DJ olmadığını belirten ve canlı performansın büyüleyiciliğini vurgulayan dahi prodüktör haklı olduğunu, seyirciye festivalin en iyi performansını sergileyerek kanıtladı. Elektronik müziği daha keyifli ve etkileyici kılan görsel öğeleri bu performansında da başarıyla kullandı.

Ülkesi Kanada’dan tüm dünyaya ulaşan Tiga ise çıkardığı ürettiği birbirinden eğlenceli dans kayıtlarıyla Türkiye’de uzun bir süredir bekleniyordu. 2005’te Rock’n Coke Festivali’nde sahne alacaktı ancak bu program son dakika iptal olmuştu. Bu gecikme beklentimizi perçinlemişti. Üzülerek söylüyorum ki, Tiga bu beklentiyi karşılamaktan çok uzak bir performans sergiledi.

Albümlerindeki parçaları birebir çalmasını beklemiyorduk elbet, çünkü DJ set ile canlı performans farklı şeylerdir. Ancak kendi icra ettiği tarzın (electro, synth pop, acid disco) dışında parçalar çaldı. Kulüp ortamında aynı parçaları çalacak olsa farklı düşünürdüm, ama insanlar elektronik müzik festivaline deliler gibi eğlenmeye geliyor. Tiga’nın bir 80’ler cover’ı “Sunglasses At Night”ı, bir “Hot In Herre”ı ya da buna yakın parçaları bekledi kulaklarımız…

Tiga’nın birkaç sene önce Hollanda’da çaldığı bir seti var elimde. Bu seti dinleyen elektronik müzik severler, onun teknik zekasını ve popüler parçalardan oluşturduğu “mash up”ları (karışım) hatırlayacaktır. Ancak Parkorman performansının Tiga pırıltısından nasiplendiğini söylemek mümkün değildi. Çadırın, performans sona ermeden büyük oranda boşaldığını görmek hayal kırıklığı konusunda yalnız olmadığımı gösteriyordu.

Pazar günü ise büyük gündü. Daha önce ülkemizi üç kere ziyaret etmiş olan Massive Attack’ı yine Parkorman’da 2004 yılında izlemiş ve büyülenmiştim. Dev led ekranlarda akan görseller ve politik mesajlar ders niteliğindeydi. Beklentim yine yüksekti ve ama bu kez fazlasıyla karşılandı. (Özellikle Kylie Minogue gibi bir ismin aynı mekândaki konserinin yarattığı hayal kırıklığından sonra!) Kalabalık ekibiyle, dört ayrı vokalle, rengarenk büyüleyici görsellerle, Türkçe olarak verdikleri politik mesajlarla, üç kere yaşanan ses kesintisini son derece profesyonelce toparlamasıyla, samimiyeti ve muhteşem parçalarıyla Massive Attack, dördüncü kez Parkorman’ı ağzına kadar dolduran binlerce İstanbullu müzikseveri kendisine hayran bıraktı. Kendi isimleriyle bir anılan parçaları “Inertia Creeps”, “Safe From Harm”, “Angel”, “Teardrop”, “Unfinised Sympathy” eşliğinde ekranlarda geçen demokrasi ve bağımsızlıkla ilgili alıntılar: “Haklarını çiğnediğim herkesten daha aşağıdayım” (Horace Greeley)… Popüler kültürün Türkiye günlüğünden alıntılar: “Hande Yener”, “derin dekolte”, “selülit mi ışık oyunu mu?”, “dünya starlarını taklit ederek star olunmaz”…
Massive Attack performansın ne demek olduğunu bize tekrar hatırlattı. Organizatör Echoes Productions’ın konser boyunca üç kez yaşanan ses kesintisini gruba nasıl açıkladığını ise merak ettik doğrusu.

 

 

Heavy metal’in kurucu ortağı

Semih Saka
semihsaka@gmail.com


Heavy metal müziğin “kurucu ortağı” ve en büyük tedarikçilerinden, 40 yaşındaki Judas Priest geçtiğimiz pazar gecesi İstanbul’daydı. Elbette gecikmiş bir randevuydu; seyircinin yaş ortalaması da zaten bunu doğruluyordu. Ve doğal olarak, ortaokuldayken dinlemeye başladığı grubun konserine, şu anda ortaokulda okuyan çocuğuyla gelen babalar, anneler bile vardı. Priest’in kuşakları bir araya getiren özelliği Pazar akşamı Kuruçeşme Arena’da en görünür günlerinden birini yaşadı.

Sahne, tam da duyurulduğu saat olan 21:00’de açıldı. Ve grubun Nostradamus adlı son albümlerinin giriş parçası “Dawn Of Creation” duyulmaya başladı. Bu sırada “tanrılar” tek tek sahneye çıkıyordu. Çok geçmeden solist Rob Halford, sahnenin sol üst tarafında Nostradamus kostümüyle ve elindeki asasıyla belirdi. Bir büyücü gibi duruyordu sahnede. Intro’dan sonra giren “Prophecy” adlı şarkıda “I am Nostradamus” diye bağırıyordu metalin gelmiş geçmiş en iyi solistlerinden Halford. Ve hakikaten de karşımızda Nostradamus duruyordu. Halford konser boyunca, metal konserlerinde pek de alışmadığımız üzere, bir defiledeymişcesine kostüm değiştirdi. Diz seviyesine kadar uzanan, aksesuarlı deri ceketlerini nerededeyse her şarkıda değiştirdi.

Sahnenin tasarımı da sanki onun elinden çıkmıştı. Daha ilk şarkıda ortadan kayboldu Halford. Ve kısa süre sonra platformdaki asansörü kullanarak sahnenin tam ortasında, sislerin arasında belirdi. Sahnenin arkasında şarkıya göre değişen Judas Priest görselleri, ağır aksak da olsa sürekli yer değiştiren Halford’a uyum sağladı.

Son albümlerinin tanıtımı için turnede olan Judas Priest, bu albümün yanında yanında klasiklerinden “Siner”, “Between the Hammer and the Anvil”, “Rock hard ride free”, “Eat me alive”’, “Electric eye”, “Painkiller” gibi şarkılar çaldı. İzleyicinin şarkılara katılımı yüksekti. Konserin doruk noktası Halford’un “Breaking the what?” sorusuna izleyicinin hep bir ağızdan verdiği “Law” cevabıyla yaşandı. “Breaking the law” parçası bu nedenle, sanki en kısa süren parça gibi geldi bizlere. Bitmesin, hatta bir kere daha çalsın istedik.

Scott Travis’in davul şovunu atlamak olmayacak. Judas Priest tarihinin en verimli ve en sevilen davulcusu olduğunu bir kez daha kanıtladı bence. Hele “Painkiller”ın o muhteşem açılışını birkaç kez tekrar etmesi, gerçekten de anlatılmazdı.

“Tanrılar”ın da bir gün yaşlanabileceğini kabul etmek lazımdı. Priest sadece bir kez bis yaptı. Rob Halford’u ilk kez bis bölümünün başında, seyirciyle ses oyunları yaparken çıplak sesiyle dinledik. 56 yaşındaki solist, konser boyunca da dikkat çektiği üzere, tiz seslerde zorlanıyordu. Yaş ortalaması 55 olan grup, konseri nerede bitireceğini önceden planlamıştı anlaşılan. Konser yaklaşık 1 saat 40 dakika sürdü. Son şarkı “You got another thing coming” oldu. Öyle ki ikinci bis için, daha henüz canlı dinlemediği “Living after midnight”ı duyabilmek için Kuruçeşme’de bekleyen yaklaşık 10 bin kişi, teknisyenlerin sahneye çıkmasıyla dağıldı.

 

 

 

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan MEDYAKRONİK sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 0

Yorum Ekle

6 Ekim Pazartesi