Aşk bir alışkanlıktır, kurtulmak gerek

Uzun süren aşklar masallarda, efsanelerde var; Ferhat ile Şirin gibi, Romeo ile Juliet gibi… Uzun sürüyor, çünkü bir türlü kavuşamıyorlar. Bir kavuşabilseler, yaşayıp tüketecekler, rahatlayacaklar, bitecek. Bitmiyorsa, alışkanlık aşkın yerine geçti demektir. Alışkanlıklar güvenlik hissi verir, ama esarettir bana kalırsa.
Kerem Bengi

25/06/08 - 12:07

Kerem Bengi
bengikerem@yahoo.com


Bugün bizim eski ajansa, Sinan’a uğradım. Sinan benim en yakın üç arkadaşımdan biri. Bana da hiç benzemez. Sibel’le hayatının aşkını yaşıyor. Zaten hayatı da bundan ibaret, başka hayatı olmadı. “Fakir ve cahil kaldın oğlum sen,” diye takılıyorum. Zavallım, Sibel’e öyle bir tutuldu ki, 6 yıldır neredeyse inziva hayatı yaşıyor.

Sibel çok iyi bir kız, çok da seviyorum, ama yine de bu kadar uzun süre sıkılmadılar mı birbirlerinden, diye merak ediyorum. İnsanın 20 yıldır yaşadığı küçücük bir adayı tekrar keşfe çıkması ne kadar heyecanlı olabilir ki!

Bazan takılıyorum onlara: Sizinki alışkanlık olmuş, siz de alışkanlıklarınızın esiri olmuşsunuz. Alışkanlıklar en kolay kapıldığımız, ama en zor kurtulduğumuz hastalıklardır. Kurtulmaya çalışsanıza…

Bugün de açıldı aynı konu. Sinan da, “Senin tezini doğru sayarsak, bundan kurtulup başka bir alışkanlığa saplanmış olmayacak mıyım” diye karşılık veriyor.

“Olabilir. Fazla uzatmadan ondan da kurtulursun… Oğlum, hayat durmadan birşeylerden kurtulma çabasıdır…”

“Yenileriyle uğraşacağıma aynı hastalıkla idare ediyorum ben. Tanıyorum artık bu hastalığı ve ondan nasıl korunabileceğimi de biliyorum. Bir tür bağışıklık sistemi geliştirdim yani. Yeni alışkanlık daha tehlikeli.”

“Ee, tamam da, sıkıcı bir şey değil mi yani bu? Yeni alışkanlıklar edinip onlardan kurtulmaya çalışmak daha zevkli.”

“Oğlum uzatma. Alışkanlık değil zaten bu. Aşk. Onun için, zaten zevkli. Ne diye kurtulma debelenmesinin vereceğini düşündüğün o saçma zevkin esiri olayım ki.”

“Ulan ne bu? Bu kadar uzun aşk mı olurmuş! Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliet gibi edebiyatta debelenen aşk örneklerinin etkisinde kalmışsın oğlum sen. Onlar uzun sürüyor tabii, çünkü bir türlü kavuşamıyorlar. Halbuki siz 6 yıl önce kavuşmuşsunuz. Yeter artık. Kerem mesela, yani ben değil, o Aslı’nın kölesi olan Kerem, Aslı’nın ve aşkının kölesi olmaktan kurtulmak için arayıp duruyor, peşinden koşuyor Aslı’nın. Bir bulsa, kısa sürede kurtulacak, ama bulamıyor avanak.”

“Senin durumunda hikâyeyi tersten anlatmak gerekiyor. Kerem kaçıyor ya da ortada yok, Aslı da kovalıyor. Ve Aslı da bir tane değil, bir Aslı sürüsü var oğlum senin peşinde…”

“Aslı da benim gibi o zaman. Senin gibi avanak değilmiş, kaçmış…”

“Yok oğlum, yok. Sen Kazanova’yla yarışıyorsun, ama cahilsin bu konuda. Ulan bi senin başına gelsin de gör bakalım kurtulmak mı istiyorsun, köle olmak mı… O zaman yedireceğim bu laflarını sana.”

“Ben cahil falan değilim. Senin ne demek istediğini anlıyorum, ama ben kendimi iyi biliyorum.”

“İnşallah tutulursun birine… O zaman görüşürüz.”

“Oğlum, sen Berlinlerin kuşağından sarkmış birisin. Benle arkadaşlık edeceğine git babamla et! Neyse ulan, ne halin varsa gör… Yaa, biz bu Müge’yle ne yapacağız ya?”

“Ne olmuş Müge’ye?”

“Hayır, bir şey olmadı da, ben Sibel’in istediği şu resim kitaplarını bırakmak için birkaç kere uğramıştım ya işyerine, o zamanlar hep işi gücü bırakıp benle ilgilendi.”

“Eee, ne var bunda? Alışık olmalısın böyle şeylere sen. Sen de bu alışkanlığın esirisin işte!”

“Bir şey yok tabii, ama işte ben esir olmak istemediğim için… ‘Bana da bir kitap getirsene,’ deyip duruyor. Bir ara çay içsek, yemek yesek, sinemaya gitsek gibi öneriler yapıyor durmadan.”

“Getir, git, iç, ye…”

“Tamam da, karar veremiyorum bir türlü.”

“Bak sen! Birdenbire seçiciliğin mi tuttu? Hasta mısın oğlum sen, ne oldu sana?”

“Kes lan! Ben her zaman seçerim.”

“Yok ya! Sen ancak seçenekler arasından önce birini seçersin. Geride kalanları da sonra seçersin…”

“Abartma. Şimdi, bu Müge var ya, çok tatlı bir kız aslında…”

“Aslında, ne demek?”

“Tatlı da, bi başlarsak, peşimi bırakmayacak bir tipe benziyor.”

“Dediği lafa bak! Sanki öncekiler bırakmıştı. Ulan onlardan da tazı gibi kaçan sen değil miydin? Bir depar da Müge’den kaçmak için atarsın; yapmadığın bir şey mi? Herifin korkusuna bak!”

“Oğlum, cahilsin işte sen. Aşk seni cahil bırakmış. Tanımıyorsun kızları. Bu kızda biraz değişik bir durum var, diyorum sana. Bir kere çok sevimli. Komik bir tarafı var. Esprili, ama espri olsun diye espri yapanlardan da değil. Bak, bir şey yapmaya pek niyetim olmamasına rağmen bocalatıyor beni. Evet, ısrar ediyor, ama bu ısrarı bunaltıcı da değil. Belki beni tedirgin eden de bu ama. O tatlı ısrara hayır demekte zorlanıyorum.”

“Bırak o zaman Müge’nin tatlı ısrarlarına kendini…”

“Bırakayım da… O ısrarlar şimdilik tatlı. Daha sonra pekâlâ ısırıcı olabilirler. Tatlılıklar geçicidir, biliyorsun. Daha doğrusu, duruma göre değişir; aynı tatlılık sonra acı gelebilir sana.”

“Korkuyorsun demek. Ama belki de haklısın. Sende ısrar ettiğini biliyorum ben. Sibel’e durmadan seni soruyormuş.”

“Korkmuyorum, uğraşmak istemiyorum sadece. Ben herşeyin, hele bu gibi şeylerin kendi haline bırakılmasını yeğlerim. Neyse, zaten bugün uğradığımda bu akşam yemeğe çıkmaya karar verdik. Vee siz de geliyorsunuz.”

“Ulan bizi ne karıştırıyorsun?”

“Ben karıştırmadım, o karıştırdı. Ben şimdiye kadarki çay, yemek, pasta, ‘birlikte dondurma yalayalım mı’ tekliflerini hep geri çevirdiğim için Sibel’i oyuna soktu Müge. Yani onlar ikisi tezgâhı kurmuş oldu. Ben de hayır diyemedim. Hem, siz de olunca riskler azalır biraz diye düşündüm. Bakalım nasıl olacak?”

“Peki, nereye gidiyoruz?”

“Merak etme, size yakın; Kuzguncuk’a, İsmet Baba’ya… Yeri ayırttılar bile. Asıl ben sana başka bir şey diyeyim mi? Müge benim ilgilendiğim en kısa boylu kız.”

“Ulan cüceden bahsediyormuşsun gibi konuşmuyor musun… Eee, ne var bunda?”

“Hayır, kötü bir şey kastetmedim. Sadece durum tespiti. Galiba kucağıma almak istiyorum onu. Daha iri birini kucağıma almaktan değişiktir ne de olsa. Ne dersin?”

“Ulan âlem adamsın… Arşivin zenginleşecek sevinebilirsin! İstersen bu akşam baş başa içelim de, fantezilerini anlat.”

“Hayır hayır, hep beraber gidelim, biraz daha zenginleştireyim fantezilerimi…”

“Oğlum, şu yaratıcılığını, çabanı, aklını başka bir şeye kanalize etseydin, bayağı bir şey olurdun. İyi bir metin yazarı olabilirdin mesela. ‘Reklamdan hoşlanmıyorum, sıkıldım,’ deyip çektin gittin. İşletme okudun; geçen sene çalıştığın şu Japonlarla ortak firmada kalsaydın yine bir şey olurdun, orayı da bıraktın…”

“Ben yaratıcılığımı insanlar için kullanıyorum, şirketler için değil.”

“Kızlar için demek istiyorsun…”

“Dünyanın yarısından bahsediyorsun oğlum, hiç küçümseme. Yaşayacak kadar, insanlara yaratıcılığımla katkıda bulunabilecek kadar para kazanıyor muyum, kazanıyorum. Tamam işte. Dünyanın en büyük reklamcısı olsam ne olacak? Bana yetmez bu. Zaten ne diye işletme okudum, onu da anlamış değilim. Ben iyiyim de, senin Sibel’in hali ne olacak, onu merak ediyorum.”

“Ne varmış Sibel’in halinde?”

“Ne zaman yemeğe çıksak, ‘Nedir bu Kerem! Her seferinde başka bir kızla geliyorsun,’ diye çıkışırdı bana. Şimdiki kız onun arkadaşı, üstelik ayarlamayı da o yaptı sayılır.”

“Eh, Müge’yi sever. Diyorsun ya ısrarcı diye, durmadan başka kızlarla çıkma zahmetinden kurtulman için seni şöyle sıkıca bağlayacağını umuyordur.”

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan MEDYAKRONİK sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 0

Yorum Ekle

8 Ekim Çarşamba