Balçık skorla sıvanmaz

Mucize Çek galibiyeti ego balonlarını gözlerimizi kapatacak kadar şişirdi.

17/06/08 - 12:23

haberin fotoğrafları

1

Mustafa Alp Dağıstanlı
malpda@yahoo.com


Futbol tarihinin galiba en kasıntı adamı olan Fatih Terim, Çek maçının devre arasında “Korkaklar gibi oynayacağınıza korkmadan, aslanlar gibi savaşacaksınız” demiş. Aman ne müthiş, yaratıcı şey! Motivasyon, hele sporda, şüphesiz önemlidir, fakat lafla da peynir gemisi yürümez.

1980’lerde üniversitedeyken, bir yandan da mahallenin amatör kümedeki futbol takımında oynuyordum. Böyle geriye düştüğümüz maçların devre arasında antrenörümüz gelir, Fatih Terim’in ettiğine benzer laflar ederdi. Rakip takıma neler yapacağımızı, daha doğrusu ne yapmamız gerektiğini sinkaflı ifadelerle bağıra bağıra “anlatırdı”. Tamam, anladık, analarını belleyeceğiz de, maçı nasıl kazanacağız kardeşim, diye düşünürdüm. Bu da aklıma bir Laz fıkrasını getirirdi: Temel, kendinden aşikar biçimde güçlü birinden dayak yemektedir. Arkadaşı dışarıdan taktik verir: “At oa bi piçak, at oa bi piçak!” Temel zar zor cevaplar: “Atacağum, ama ayakta turamayurum ki!”

Lafla peynir gemisi yürütme, daha doğrusu batan gemiyi kurtarma, tarihin akışını değiştirme motifi Hollywood filmlerinde de çok rastladığımız bir şey. Fatih Terim’in lafları, bir de, bu filmleri tiye alan şahane “Airplane” filmini getirdi aklıma. Film, baştan sona, o ilkel komikliğin parodisiydi. İlk yarıda ezilen bizim futbolcular gibi, posası çıkmış, çaresiz şekilde süklüm püklüm oturan birine kahramanımız gelir mesela ve Fatih Terim’in yaptığı gibi tarihi bir konuşma yapar; fena halde serttir, ama bu sertliğin sihirli gücünün getireceği verimden emindir (nedense!) ve aslında sert davrandığı bu insan(lar)ı da sevdiğini anlarız biz. Görmediyseniz görün, gülmekten kırılacaksınız.

Bu aslanlarımkaplanlarım edebiyatı bu ülkede de yaygın, biliyoruz. Tarihin o muzaffer ordularının bu şişinmelerle mi fetihten fetihe koştuğunu düşünüyoruz? Bir terimden ibaret olmayıp gerçek bir fatih olan Sultan II. Mehmed mesela, İstanbul’u da böyle “hadi aslanlarımkaplanlarım” şişirmesiyle mi fetheti acaba? Gayet ince düşünülmüş bir plan, program ve stratejiyle fethedildi.

Şimdi diyeceksiniz ki, kazandık işte; ve zaten Fatih Terim oyun planını maçtan önce vermişti. Maçtan önce verdiğinin fos çıktığını gördük ilk yarıda. Ha, devre arasında yeni bir taktik de verdi, ama biz bilmiyoruz; hı? Benim seyrettiğim maç bunu da demiyordu.

Dikkatimi çeken bir şey vardı ki, aslında derli toplu, bilinçli, planlanmış (mesela Hollanda’nın yaptığı gibi) bir oyun planı olmadığını gösteriyordu: İlk yarıda da, çok iyi oynadığımız söylenen ikinci yarıda özellikle üç futbolcunun bazı el-kol hareketleri. Bu üç futbolcu Arda, Servet ve Hamit’ti. Rıdvan Dilmen’in dediği gibi , maçı “çeviren” üç isim (Petr Cech’i ve Çek teknik direktörü şimdilik saymıyorum). Yaptıkları el-kol hareketleri aynıydı; niye araya girmedin sızlanması veya şuraya doğru koş işareti; boşa kaçın da top atayım ya da kime atayım yahu çaresizliği; git şurada dur ya da biraz uzaklaş talimatı.

Bu tür haraketlerin bu kadar çok olması, takımın takım olarak bir varlığı olmadığının göstergesidir ve bu da doğrudan doğruya teknik direktörün sorumluluğudur. Hep dendiği gibi, yanlış adamların yanlış yerlerde oynatılmasının da bunda payı kuşkusuz var.

Bir futbolcu kötü bir pas veya şut atar, daha iyi pozisyondaki arkadaşını görmez, yanlış tercih yapar, hatta hatta çalım atıp topu kaptırır ve öbürleri de serzenişte bulunur; bunlardan, yani hata yapmaktan bahsetmiyorum, ne yapacağını bilememekten bahsediyorum.

Maça olduğu kadar staddaki dev ekranda kendi görüntüsünün çıkıp çıkmadığına da konsantre olduğunu ve buna göre çeşitli düşük Hollywood aktörü rolleri sergilediğini gördüğümüz Fatih Terim bu ne yapacağını bilememe durumunun hâlâ farkında görünmüyor, çünkü ego balonu o kadar şişik ki, gözlerini bile kapatıyor. Maçtan sonraki gün, medyaya haddini bildirme toplantısında, “Skor olarak geri düşünce eleştiri oluyor” demiş. “Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum” gibi laflar da etmiş; o şişik ego balonu yüzünden mazur görüyorum.

Durum, tam da onun dediği gibi, ama tersinden: Skor olarak önde tamamladığı için o da, başka birçok insan da Türk milli takımının iyi bir yerde olduğunu sanıyor. Halbuki, Çek maçı pekâlâ büyük bir hezimetle bitebilirdi. 2-0 ikiye katlanıp 4-0 olabilirdi biraz şansla: Direkten dönen bir top ve Koller’in karşı karşıya kaçırdığı gol.

Türk takımı o kadar büyük bir acziyet içindeydi ki, Lig TV’de maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen, Çeklerin ilk golünden sonra ufuktaki felaketi görmenin ama bir şey yapılamayacak olmasının verdiği trajik çöküntü içinde “Şimdi kontratak yapabilecek Milan Baroş gibi futbolcularını oyuna alacaklar ve bizi yıkacaklar” diyordu.

Ama işte Türkiye’nin çaresizliği Çekleri rehavetin bataklığına çekti ve yutuverdi. Çünkü, Çeklerin tecrübeli teknik direktörü Karel Brückner, Rıdvan Dilmen’in korktuğu şeyi, en acemi teknik direktörlerin bile düşünebileceği hamleyi yapmadı. Yapmadı, çünkü Türkiye ikinci yarının başında da bir varlık gösteremiyordu. Evet, sonra bir baskı kurdu, fakat bu şuursuzca bir baskıydı, etkili olmaktan uzaktı, sonuç yaratabilecek nitelikte değildi. Brückner bunu gördü ve muhtemelen bu yüzden Milan Baros’u “fuzuli” yormak istemedi. “Nasıl olsa alacağız bu maçı” diye düşündü.

Sabri’nin oyuna alınması ve Hamit’in ortasahaya çekilmesi onun için bir uyarı olabilirdi, daha doğrusu, olmalıydı. Ama orada da Türk takımının ne yapacağını bilmemesinin yarattığı bir şaşırtmaca oldu. Çünkü Hamit, Türkiye ilk golü atana kadar neredeyse, Sabri’yle yapışık denebilecek kadar yan yana oynadı. Kim nerede oynuyor belli değildi. Hamit işte bu durumda Sabri’ye o el-kol işaretlerini yaptı: ‘Git, biraz ileride dur.’

Ve işte, Hamit ortasahadan ilk hamlesini yaptığında da Türkiye ilk golünü buldu. Brückner için bu da bir uyarı olmadı, anlaşılmaz şekilde.
Ama Türkiye, kurtulmak için sadece Çeklerin düştüğü rehavet bataklığının yetmeyeceği kadar büyük bir çaresizlik içinde olduğundan bir şey daha gerekiyordu: futbolun en önemli oyuncularından biri olan şans. O da, dünyanın en iyi kalecilerinden sayılan Petr Cech’in talihsiz hatasıyla kendini gösterdi. O kadar ki, elinden kayan top, 10 cm öteye beriye değil de, tam da Nihat’ın ayağının önüne düşüverdi.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan MEDYAKRONİK sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 0

Yorum Ekle

29 Ağustos Cuma