Kerem Bengi
bengikerem@yahoo.com
“Sevda baştan gitmiyor, soyunup yatmayınca.”
Meyhaneye filan gidince çok sık duyuyorum bu türküyü. Genellikle belli bir miktar rakı içildikten sonra topluca, koro halinde söylenen bir türkü bu. Meyhanede belli bir miktar rakı içince hep beraber şarkı, türkü söylemek âdet haline geldi zaten, ama bu türkü daha bir içli, daha bir hisli söyleniyor. Anlaşılıyor ki, soyunup yatma konusunda yaygın bir sıkıntı var; bir türlü o noktaya erişilemiyor ve bunu da koro halinde dile getiriyorlar. Tek başlarına söylerlerse doğru anlaşılabilir çünkü. Görüyor musunuz, doğru anlaşılmayı isteyecek kadar bile cesareti yok bu milletin erkeklerinin ve kadınlarının.
Bence bu türkü çok gerçekçi; Türk milletinin mantalitesini açıkça gösteriyor. Ne diyor? “Sevda baştan gitmiyor…” diyor. Yani, asıl sorun sevdayı baştan atmak, yoksa sevdayı yaşamak, aşk acısını ve sevincini, mutluluğunu yaşamak hiç değil. (Ey ulu manitu, aşkı savunmak bile bana mı düşecekti!) Sanırsınız ki, bir fiziksel ihtiyaçtan söz ediliyor. Ve sandığınız doğrudur. Sevdadan kasıt, aslında, cinsel ihtiyaç. Bir açlık söz konusu yani. Olabilir. Ama o zaman bunu sevda ile, aşk ile estetize etmeye, daha da daha da daha da anlam yüklemeye, sanki bir başka şeymiş gibi göstermeye ne gerek var? Anlıyorum ki, aşkı yaşamak değil, defetmek istiyorlar.
Nedir bu açlık yaa!
Soyunup yatacaklar, eh, o zaman herhalde sevişirler de, di mi ya, ve sevda başlarından gidecek. Demek ki, başlarında olan sevda değilmiş. Hayır, bunda bir şey yok tabii, ama ben açıksözlülükten yanayım. Bu numaralar benim sinirimi ayağa kaldırıyor. Bu insanların akılları uçkurlarına kaçmış, ama sanki kalplerindeymiş sanıyorlar veya herkesin öyle sanmasını istiyorlar. Ama bana sökmez. Zaten dikkat edin ya da hatırlamaya, gözünüzde canlandırmaya çalışın, şarkı normal bir tempoyla giderken buraya geldi mi, bütün o içilen rakılara rağmen gözlerde bir açılma, zihinde bir parlama, yüzlerde arsız bir gülümseme, seste kinayeli, imalı, artık anlamayana dangalak dedirtecek bir yükselme olur. Hatırlayın, hatırlayın…
İşte yine bir meyhanede ben bunları anlatıyordum. Masada Berlin, Berlin’in Tevfik Abi dediği kıdemli bir gazeteci ve Berlin’in arkadaşı Orhan vardı. Berlin, beni Tevfik Abi ile tanıştırmak istiyordu. Orhan doçent, ama doğrusu ne doçenti olduğunu bir türlü anlayamadım. Bir bakıyorsunuz edebiyat anlatıyor, bir bakıyorsunuz adam sanki siyasetbilimci, her konuda ders verebilirmiş gibi bir hali var. Neyse…
“Türkülerle pek aram yoktur, ama o türkü o kadar da kötü değil,” dedi Berlin, “hatta güzel bile denebilir. Hem sen şarkılara, türkülere kara çalacağına anatomi derslerine dönen kendi yazılarına bak.”
“Nesi varmış yazılarımın? Anatomi derslerini de nereden çıkarıyorsun?” diye çıkıştım.
“Nereden olacak?” diye atıldı Berlin, “Dudakları anlatarak yazı hayatına başladın, ayak bileklerinden, kalçalardan bahsettin, geldiğin yer de kulak. Bakalım nereye varacak bu işin sonu?”
“Bana kalsa çok iyi ve güzel yerlere varırım da…” diye diklenmeye başlamıştım ki, Tevfik Abi lafa girdi ve “Berlin, boş yere yüklenme Kerem’e,” dedi, “şu Erotik Kulak yazısı gayet güzel bir yazı. Bir ustanın elinden çıkmış gibi.”
Berlin, Tevfik Abi’ye değer verdiği ve yazıyla ilgili yargılarını önemsediği için cevap vermedi. Tevfik Abi, —böyle abiye can kurban— işin peşini bırakmadı: “Aslında senin de bu yazıyı beğendiğini bal gibi biliyorum Berlin. Şu alaya alma huyuna bayılırım senin, ama Kerem’i de hiç olmazsa ara sıra şevklendirmeli, teşvik etmelisin. Doğrusu, bunu hak ediyor.”
“Buyrun bakalım Doğu Berlin,” dedim. Alay etme sırası bendeydi.
Bu sefer Orhan sözü aldı ve türkü konusunda söylediklerimde de haklı olduğumu söyledi. Tabii ki, bu konuda da bir teorisi vardı onun ve benim yorumuma benziyordu biraz. Orhan şunu söylüyordu: “Yunan müziğiyle bizim türküleri bir karşılaştırın bakalım. Yunan müziği, ses olarak da söz olarak da, sevişilmiş, konuşulmuş, onun rehaveti yaşanmış ve ondan sonraki rahatlıkla söylenen şarkılar gibidir. Bizim türküler ise abazanların böğürmesidir. Bir türlü ulaşılamıyordur, bir türlü kavuşulamıyordur, bir türlü sevişilemiyordur, zaten karasevdadır genellikle, karşılıksızdır, daha doğrusu biri kendi kendine gelin güvey olmuştur. Velhasıl, bir türlü sevişememenin yarattığı kabızlık, tekrar, kasvet, mutsuzluk, hayata küsüş boğar insanı. Bunlar da aslında, Kerem’in dediği gibi sevda türküleri olarak estetize edilir, abartılır. Bir şişe rakı bile sevişmenin verdiği rehaveti sağlayamayacağından, meyhanelerden o kakavan sesler yükselir gerçekten de.”
Ben, alkışladım tabii Orhan’ı. “Sanat müziğinin de ondan aşağı kalır yanı yok,” dedim. “Ne diyor şarkı? ‘Bekledim de gelmedin/Hiç mi beni sevmedin.’ Bak bi de soruyor hâlâ. Boş yere beklemişsin, belli ki seni hiç sevmemiş, hatta seni tanımıyor bile! Çdk beklersin!”
Tabii, işyerindeki gerilimden, “Erotik Kulak”la son maceralarımızdan da söz ettim bu yaşlı takımına. Sanırım, bir dahaki yazıya kadar bu gerilimi çözmüş oluruz biz de! Bir dahaki yazı erotik gerilimi anlatacak. Söz.
Yorum Sayısı
0
Sonunda Berlin’le kavga ettim. Yok ben meşhur olmak istiyormuşum yok herşeyi oyun haline getiriyormuşum.
18.6.2008
Ben bazı kızlara sorardım, “Sence en erotik meyva nedir?” diye. Limon diyene rastlamadım tabii, ama portakal diyene rastladım mesela. Benim favorim ise incirdir. Ballı incirler!
5.6.2008
Gerilim azalıyorsa geri çekilmekte fayda var. Ben öyle yaparım. Geri çekilirim ki, artık üç gün sonra mı olur, üç ay sonra mı, üç yıl sonra mı, hayat içinde bir daha karşılaşınca gerilim bizi yine tutuştursun.
29.5.2008