Belkıs Yağız
belkisyagiz@yahoo.com
Pera Müzesi’nin son üç katını kaplayan, Josef Koudelka’nın fotoğraf sergisi “Retrospektif”, 13 Nisan itibariyle bitti. Koudelka’nın hayata bakışını farklı kılan; yaşadıklarıyla harmanladığı sanatçılığı, fotoğraflarla ölümsüzleşen…
Türkiye’de ilk kez sergilenen eserleri ile Josef Koudelka; aslından koparılma duygusunu, bir vatansızın gözünden yansıtıyor sergisinde. Çek asıllı sanatçı, “Sürgünler” ve “İşgal” adını verdiği fotoğraf dizilerinde, yaşanan siyasi ve insani sorunlar hakkında, bireysel tutumunu tüm çarpıcılığı ile seriyor önümüze.
1970 yılında ülkesine veda etmek zorunda kalan Koudelka, dünyada hatırı sayılır saygınlığı olan fotoğraf ajansı Magnum’da, tek Çek asıllı foto-muhabir olarak çalışmaya 1974 yılında başlar.
1990’da ilk kez yurduna döndüğünde, panaromik fotoğraf kadrajına yansıyan, yaşanan doğa katliamının görüntüleridir. Sanatçının bu eserleri ve dahası, “Kaos” adlı dizisinde yer alır, ki izbe bir toprak yolun ortasında ters dönmüş, ölüme terk edilmiş bir kaplumbağa’yı konu alan 1994 tarihli fotoğrafı da, Türkiye’den bir manzarayı yansıtır. Tek bir “yol”un bile doğayı ne kadar değiştirebileceği vurgulanır gözümde. Karadeniz’imin sahilini biçen yollar gelir aklıma.
“Çingeneler” adını verdiği dizisi, ilk geniş kapsamlı ve tematik fotoğraf serisidir Koudelka’nın. 1962-70 arasında çekilen bu fotoğraflar, Romanya ve Slovakya’da yaşayan Çingeneler’in yaşamını çok dikkat çekici bir biçimde ortaya koyar.
Yokluk ve belki de açlık içinde yaşayan bu insanların günlük yaşamlarındaki “olağan” oluş hallerini yansıtmakla kalmaz, onların tüm zorluklara karşı koyan eğlenceli, bağlılık dolu hayatlarına ışık tutar. Geleneklerini, alaycılıklarını ve tüm bunların içinde, her şeye rağmen açıkça belli olan insani acılarını, inanılmaz bir sahicilikle yansıtır.
“Tiyatro” adını verdiği dizide ise, yine 1962 ve 70 arasında Sovyet İşgali öncesi ve sonrası Divadlo Za Branou (Kapının Ardındaki Tiyatro) ve Blustrad Tiyatrosu ile çalışmaları sonucu, Divadlo Dergisi için kadraja aldığı kapak fotoğraflarından oluşur. Koudelka’nın bu çalışmalarına; grafiği andıran, kalıpları aşan stilize bir bakış açısı hakimdir.
Her ne kadar toplumsal sorunları bir muhabir gibi sahici bir dille belgeleyen bir fotoğrafçı olsa da, Koudelka sanatçı olmayı hiçbir zaman elden bırakmaz. Az çok hepimizin en bildiği fotoğrafçı Ara Güler’in aksine, muhabirlik yapmak için, olayı “kurgulamak” yerine, oluş anında, göründüğü hali ile ‘sanat eseri’ yaratabilen bir yeteneğe sahiptir Koudelka…
6-7 Eylül gecesi azınlıklara yapılan ve tarihimizde bir utanç sahnesi olarak duran olaylarda, Beyoğlu’nda muhabirliği elden bırakmayan Ara Güler olmasaydı, olanları, belki de bu kadar iyi bilemeyecek, gözümüzün önünde kanıtı olmayan her şeyi çarpıtabildiğimiz gibi, tüm o talan, tecavüz ve ölümleri muhtemelen ‘unutmayı’ tercih edecektik. İşte Koudelka da böyle belgelemiştir Rus İşgalini…
Ama Koudelka’nın farkı; belki de insani yanının daha baskın bir biçimde ortaya çıkmasıdır bir ”sanatçı”nın objektifinden… Beyoğlu’ndaki bir apartmanın, ikinci katında bir Rum’un dükkanından kuyruklu piyanoyu sokağa atmaya çalışan gözü dönmüş öfkeli birine “Dur, bekle! Hazır değilim, ayar yapıyorum daha…” dememiştir örneğin elinde fotoğraf makinesiyle, toplara tanklara karşı. Sonra da bunu bir belgeselde, nahoş gülerek anlatmamıştır herhalde. (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2138#this)
Sanırım, Ermeni asıllı olan Güler kadar profesyonel ve cesur fotoğrafçı da olamamıştır Koudelka, bir “Çek” olarak Çekoslavakya’da, çoğunluk olduğu halde.
Koudelka’nın cesareti, objektife yansıyan fotoğraf karelerindedir, “kurgusuz” ve yalın, ama gene de sanatsal… Her bir öğenin, karenin içindeki yeri, duruşu ve fonksiyonunu daha çekerken, oluşa müdahale etmeden o hengamede kurgulamış olmak sanatın kendisi değil midir zaten.
Ama Koudelka, bunun ötesinde sanki anı, gerçekten dondurmuş gibidir de… Bir işgalin anısını… Herhangi bir askeri müdahalenin, dünyanın neresinde olursa olsun, yaşatacağı insanlık dramının simgesini…
Çırılçıplak bir çingene kız çocuğunun yapağı saçlarının altından bakan, hala masum ama cesur, kapkara gözleri geliyor gözümün önüne… Böylesine keskin hatlı bir fotoğraftan sonra “Başlangıçlar” dizisindeki başka bir karenin, tezat bir biçimde fluluğuna kayıyor hafızam. Belli belirsiz, elleri cebindeki, beyazın içinden yürüyerek gelen karanlık adamı düşünüyorum., bozuk kaldırım taşlarında. Daha yakın plandaki yine belli belirsiz ve kim bilir belki dalsız iki ağacın veya iki kaldırım lambasının yan çaprazında, bana yakın duran dört ayaklı tanımsız “şey” den, yılan gibi adama doğru uzanan figürün ne olduğuna anlam veremedim daha… Düşünüyorum.
Hâlâ “Başlangıçlar” dayım. Koca bir ağaç kovuğunun ortasından gördüğüm yapraklardayım, dalları ışık huzmelerinden oluşmuş sanki. Işık sızıyor sanki, süzülüyor her yere…
Gözleri görmeyen birine bunu nasıl anlatabileceğimi düşünüyorum. Gözleri görmeyen birinde bu görüntüyü canlandırmaya çalıştığımızı hatırlıyorum; Parmaklarıyla onu görmeye çalışmasını… Kendi varoluş alanımızı daraltarak, onun kendi sınırlarını aşmayı başarmasını izlemek…
“Görmeyen” birine Koudelka’yı anlatmak çok zor. Görmeden Koudelka’yı algılayabilmek, daha da… Ama Koudelka o kadar çarpıcı ki, görene de görmeyene de mutlaka bir şeyler algılatıyor.
1986 yılından itibaren çalışmaya başladığı panaromik fotoğraf makinesi ile, doğadaki bozulmanın izlerini takip eder ve insan-doğa arasındaki o incecik dengeyi hatırlatır bize Koudelka. Bir dünya gezgininin gözünden, artık “Kaos”tur yeryüzü, “Retrospektif” te… (tdk; “dünden bugüne”).
1997’ye kadar olan fotoğraflarını içeren serbest tasarlanmış bu dizinin bir kısmı; tezatlar ve benzerlikler üzerine kurulan üç farklı görüntünün, aynı çerçeve içinde sunulduğu fotoğraflardan; diğer kısmı da peyzaj görüntülerden oluşur. Sanki boyanmış gibi duran bu fotoğraflarda, yaratıcı ve dahiyane bir dışavurumculuk gözlenir.
Bir haymatlos’un sürgün acıları… Etnik bir topluluğun yokluklarla yaşayışları, heyecanları… Doğa katliamıdır yüreğimize dokunan…13 Nisan itibariyle, bir Josef Koudelka geldi geçti retrospektiften, işte öyle…
Gözlerimize değen; “Şov devam etmeli” dedirtircesine aynı zamanda sanatın ve yaratımın da ustası olan insanın, Koudelka’nın fotoğrafçılığıydı; o resimdeki adam gibi belli belirsiz, bir gezgin misali geldi-geçti Pera’dan.…
Kaynakça:
Pera Müzesi.
Can Dündar, “O Gün” Belgesel Dizisi,“Utanç Gecesi” Belgeseli.
Yorum Sayısı
0