O Brother, Where Art Thou? (Nerdesin be birader?)

Brüksel-Ankara hattında bu aralar hava kötü. İki başkent arasında kaynağı belirsiz soğuk rüzgârlar esiyor.

14/03/08 - 17:32

haberin fotoğrafları

1

Vildan Ay 
vildanay@gmail.com


Brüksel - Ankara hattında bu aralar hava kötü. İki başkent arasında kaynağı belirsiz soğuk rüzgârlar esiyor. Türkiye’de, Avrupa yolundaki reformlara hız verecek bir enerji görülmüyor. Avrupa da bu kez bu nazlı yâre jest yapmama konusunda kararlı…

Avrupa Birliği (AB) yıllardır ifade özgürlüğü ve Türklüğe hakaret ile ilgili Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) 301. Madde’nin kaldırılmasını istiyor. Ancak Ankara, verilen bu sinyali daha çok ifade özgürlüğü olarak algılamaya yanaşmıyor.

Brüksel, Türkiye’nin bir izolasyona doğru ilerlemekte olduğu endişesini taşıyor. AB’li yetkililerin konuşmalarına hâkim uyarıcı ifadeler bu endişeye işaret ediyor. Türk diplomatları da bu rota değişikliğini doğruluyor ve bunu Ankara’daki motivasyon bozulmasına bağlıyorlar. Rotadaki sapışı gösteren ve endişeyi artıran bir unsur da kamuoyu araştırmaları… Araştırmalar Türk insanının AB ve Batı heyecanını yitirdiğini ortaya koyuyor.

Yiten Heyecan

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Marshall Fonu´nun düzenli yayınladığı Transatlantic Trends adlı rapora göre Türkler, ABD ve Avrupa Birliği´ne soğuk bakıyor. Temmuz 2007 tarihinde yapılan araştırmaya katılan Türklerin yüzde 54´ü AB´ye üyeliğin iyi olduğunu düşünürken yüzde 22´si olumsuz baktığını söyledi. Hâlbuki Türkiye´de AB üyeliğine destek 2004 yılında yüzde 73 seviyesindeydi. 2 yıl içinde bu oranın yüzde 54´lere kadar gerilemesi dikkat çekici bir sonuç.

Türkiye’deki entelektüel kesim de gelişmeleri endişeyle izliyor. Son olarak 100’ü aşkın aydın imzaya açtıkları bildiriyle hükümete, “AB konusunda gerekli adımları at” çağrısında bulundu. Bildiride “Artık bahane kalmadı” ifadesine yer verildi.

Bütün bu kara tablo içinde aydınlık bir noktayı gözden kaçırmamalı! Türkiye ile AB ilişkileri süreç boyunca dönemsel iniş çıkışlar yaşamış olsa da tarafların birbirlerinden kopamadıkları aşikâr… Konu üzerine çalışan uzmanlar, gerilimin en yoğun olduğu dönemlerde bile temel bir kopmadan kaçınıldığını ifade ediyorlar.

Anketlere göre Türkiye, AB’yi tanımıyor

Avrupa Birliği, az buz değil, Türkiye’nin 40 yıllık yönü. Oranlar şu anda gerilemiş olsa da Türk halkının çoğunluğu (anketlere göre yüzde 54 ile yüzde 82 arasında değişiyor) AB üyeliğini istiyor. Rakamlardaki bu dalgalanma ise bir kafa karışıklığına işaret ediyor. Zira çoğu anket gösteriyor ki Türkiye, AB’yi tanımıyor, AB üyeliğinin ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyor (kimi anketlerde bu oran yüzde 12-13 olarak ifade ediliyor). Modern dünyanın en iddialı siyasi projelerinden biri olan AB çoğu kez sadece bir ekonomik gelişmişlik seviyesi olarak algılanıyor.

Bu noktada yelpazedeki her algılama düzeyinin yegâne bilgi kaynağı olan medyanın üzerine bir sorumluluk düştüğü muhakkak. Bu yolla, eksik bilgilerin yol açtığı kafa karışıklıklarının ve ani duygusal değişimlerin önüne geçmek pekâlâ mümkün olabilir.

Türk basınının AB konusundaki genel refleksi, yüzlerce üyesi bulunan Avrupa Parlamentosu’nda bir kişinin Türkiye hakkında ne dediğine odaklanmak oluyor. Brüksel’de toplanan liderler zirvesinin ana gündem maddesi değil, Türkiye hakkında satır aralarına sıkışmış birkaç cümle manşete taşınıyor. Birliğe üye bir ülkenin siyaseten önemli bir şahsiyetinin tavrı, AB’nin genel tavrı olarak algılanıyor. Nihayetinde medyanın açtığı pencereden bakan toplulukların içinden, yükselen bir AB karşıtlığı çıkıyor.

Kötü niyetli biri bu manzaraya bakarak, basının bilinçli bir dezenformasyon sürecine girdiğini ya da popülizmin bataklarında kaybolduğunu söyleyebilir. Ancak daha iyi niyetli birinin ilk aklına gelen basın mensuplarının da içindeki yaşadıkları toplum gibi AB’yi anlayamadıkları olur. Kalemi tutanda maya tutmuş olan “AB’nin Türkiye’yi zaten almayacağı, oyaladığı” görüşü önce kelimelerine oradan da okuyucuya sirayet edemez mi?

AB, daha çok insana ulaşmalı

AB’nin hem kalemi tutana hem de o kalemden dökülen kelimeleri okuyana erişmesi gerekiyor. Birlik, olası bir genişleme için yüzünü döndüğü ve yüzünü onlarca yıldır kendisine dönmüş bir ülkede daha uzun vadeli ve kapsayıcı projelere girişmeli. Bireylere yönelik yürütülen ve destek verilen projelere, tek seferde daha çok bireye erişebilecek medya organları da eklenmeli… Bu iyi niyetli çaba meyvesini sadece teşvik ile verebilir.

Örneğin, Türk medya mensupları, AB’ye üye ülkelere vizesiz seyahat edebilmeli. AB projesini, işleyişini ve kurumlarını anlatan programlar/ projeler için fonlar ayrılmalı. Medya mensupları ya da bu mesleğe aday olan iletişim fakültesi öğrencileri çeşitli vesilelerle Avrupa Birliği’ne üye ülkelere, özellikle de birliğin kalbinin attığı Brüksel’e davet edilmeli. Lokal merkezler aracılığıyla basın, kurumlar, kuruluşlar, toplantılar ya da gündemler hakkında daha çok ve daha detaylı bilgilendirilmeli. Çünkü kendisini tanıtmak için yeterince çaba harcamayan bir AB, yanlış tanınmaktan şikâyet ettiği zaman haklılık payını azaltmış olacaktır.

İlişki, doğası gereği adaletsiz bir hal… İlişki halinde olanların aynı anda, aynı seviyede tatmin olmaları mümkün değil. Ancak karşılıklı fedakârlıklar ve atılacak adımlar bir ilişkiyi herhangi bir ilişkiden farklı kılabilir. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bulunan kırılgan ve bir o kadar sağlam ilişki de atılacak karşılıklı adımlara ihtiyaç duyuyor. Türk medyası ilk adımı AB’den bekliyor. Bakalım AB bu beklentiye cevap verecek mi?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan MEDYAKRONİK sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 1

Yorum Ekle

akinci (Yazar'ın tüm yorumları) 16.3.2008 - 05:06

Sayın Vildan Hanım; Yazınızda halkın anketlerde (yüzde 54, yüzde 84 arasında değişen rakamlar) büyük oranla AB'yi istediğini fakat AB'yi tanımadıgından bahsetmişsiniz. Evet, kesinlikle katılıyorum bu yorumunuza.Tek bir farkla. O da şudur ki eğer halkımız AB'yi yeteri kadar tanımış olsaydı bence AB'ye üyelik isteyen oranı artmaz tam aksine daha hızlı şekilde düşüşe geçerdi. Diğer bir konu ise medyamızın AB'yi yeteri kadar tanımadıgını ve satır aralarındaki olumsuz yorumları aktardığını söylüyorsunuz. Medyadan kastınız şuanda Tekel haline gelen 5-6 büyük yayın organı diye saydıgımız medya kuruluşları ise bu yorumunuza da katılmıyorum çünkü çok yakın bir zamana kadar bu medya AB çıgırtkanlığı yapmakta ve satılık köşebaşı kalemşörleri (Hani yazınızda bahsettiğiniz AB yardım ve fonlarıyla beslenen kalemşörler) aracılığıyla AB'ye üyelik karşıtlarını paranoyaklıkla suçlamaktaydılar. Yazınızdan anladığım kadarıyla AB'yi yakından incelemekte ve tanımaktasınız. Sizce gerçekten kendi aralarında anlaşmakta güçlük çeken en temel kanunlarda bile anlaşmazlık içinde olan, (örnek isterseniz Para birimi olan Euro'ya geçmeyen ülkeler AB Anayasasını kabul etmeyen ülkeler) kendi işsizlerine bile iş yaratamayan (kurucu ülkelerinden Fransa) insan haklarının kendi insanlarına göre işlerine geldiği gibi uygulayan ama diğer din mensuplarına ya da azınlık ve göçmenlerine uygulamayan ve gün geçtikçe çatırdamakta olan bir topluluğa, birliğe gerçekten ülkemiz girmeli midir? Sizce gerçekten, AB ülkemize gerçekten düşünüldügü kadar yararı olcak mıdır? Evet, belki bir çok konuda dışardan bakıldığında bizden daha iyi durumda oldukları gözükebilir. Fakat bu iyi gibi görünen bizden üstün olan tarafları ülkemizde sağlamak için sizce tek yol AB midir? Ya da başka bir değişle bu birliğin getireceklerinin yanında götürceklerini kıyasladığımızda hala gerekli bir birlik midir? AB'ye üyelik için karşılıklı adımlar atılması gerektiğinden bahsetmişsiniz ve medyanın ilk adımı AB'den beklediğini yazmışsınız. Türkiye ilk adım değil, AB uyum yasaları altında birçok zararlı ve gereksiz adım atmıştır bugüne kadar. (On binlerce vatandaşının katilini asmamak gibi). Eğer araştırırsanız bu uyum yasaları sayesinde ülkemizde üretimin nerdeyse sıfır noktasına inmiş olduğunu da görürsünüz. Daha üye olmadan sadece üye olabilmek için verilen tavizler ve bize zararları buraya yazmakla bitmez ciddi rakamlar ve belgeleri de eklersek, bu yazmakta olduğum yorum günlerce sürebilir. Sizden ricam bunları kendinizin araştırması. (İyi bir araştırmacı, tarafsız bir yazar oldugunuzu ve önünüzün çok açık olduğunu düşündüğüm için sizin araştırmanızı istedim) Ama bu olumsuzlukları yazmanın bu kadar uzun süreceğini bilmeme rağmen, sizden bunun karşılığında, bizim için artı sayılacak sadece birkaç örnek yazmanızı isteyeceğim. Son olarak; AB'nin bizi oyaladığı ve asla içlerine almayacakları düşüncesinin medyadan kaynaklandığına inanmıyorum. Bunun tam tersini yukarıdaki medyanın durumundan bahsettiğim bölümde açıkça belirtmiştim zaten. Bu düşünceye varan halkımızında tam aksine bu medyaya güvenmeyip azınlıkta olan dürüst medyanın yayınlarından etkilendigini, hatta bizi asla almayacaklarının farkında olmak için de sadece biraz araştırmakta ve biraz ilgili olmanın yeterliği olcağı kanısındayım. Evet bizi almayacaklar çünku bu gerek ekonomik nedenler, gerek tarihin getirdigi, gerekse din faktörü yüzünden mümkün değildir. Türkiye bu AB yolunda harcadığı zaman ve enerjiyi başka birlikler yolunda, başka şeyler uğrunda harcasaydı, hatta bu birliğin adını da açıkça yazayım, bir cok aydın kesimin ütopya olarak gördüğü Türk Birliği uğruna harcamış olsaydı, bu birlik çoktan kurulmuş ve AB'nin getireceklerinden çok daha iyisini elde etmiş olacaktı. Ayrıca tek alternatif de Türk Birliği değildir, ülkemizin birçok alternatifi vardır. Tabi ki bu yolda harcanan enerji ve zamana, AB denen birliğin içinde olan bazı ülkelerin desteği ile 25 yıldır başımızı ağrıtan terör örgütü PKK'nın vermiş olduğu ekonomik zararı da eklemeyi unutmamak lazım. Saygılar Not: Yazınızdan çok geç saat haberdar olduğum için hatalar ve dağınıklık için affınızı diliyor ve yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

6 Eylül Cumartesi