Okyanus dudaklar…

Kerem Bengi, macerasının nasıl başladığını anlatıyor: Herşey Bali’de bir tatil köyünde, Dewi’nin dudaklarında başladı benim için.

12/03/08 - 14:25

Kerem Bengi
kbengi@medyakronik.com


Havalar, küresel ısınmadan mıdır, nedendir bilinmez, birdenbire bahara sıçradı ya, tatil planları yapma ihtiyacını ateşledi bende. Ne zaman yaz tatili yaklaşsa Dewi’nin dudaklarını hatırlarım ben. Beni okyanusla tanıştıran Dewi’nin dolgun, biçimli dudaklarını.

Bu erken bahar, “Tatilde nereye gideceğiz?” sorusunu baş köşeye oturttu. Huri en huri halini takınıp konuyu açtığından beri kendimce en uçurucu yeri bulmak için beynimin her iki lobu tam kapasite çalışmakta. Huri, geçen hafta banyoda ellerimle görüp tanıştığım kız. 25 yılın her günü yapmak zorunda olduğum alelade bir şeyi, bir basit doğal ihtiyacı giderme eylemini benim için bir maceraya dönüştüren bu kızla tatile çıkma fikri, gideceğimiz yer neresi olursa olsun bir hayal dünyasına taşıyacak beni. Bunu biliyorum. Hurraaaa! Zaten gideceğimiz yere de karar vermiş sayılırız.

Eminim, birçok insanın aklına tatili sokan, yani tatiline hayalini sokan en az bir kişi vardır. Bu hayal tutuşturur işte tatili. Benim de en iyi bildiğim konu bu, çünkü ben durmadan tutuşurum.

Doğrusu, bu tutuşma mevsiminin altı yıldır içindeyim ben; daha önce sadece ısınırdım. Herşey Hint Okyanusu’nda başladı işte. Hoş, okyanus olmasaydı da başlayacaktı… Ama iyi bir başlangıç çok iyi bir şeydir. “Türk gibi başla, İngiliz gibi bitir.” Ben hiçbir ilişkinin sonunu getirmediğim için Türk gibi başlamak yetiyor bana, gayet iyi geliyor. İngiliz olmaya da niyetim yok.

Çekirdek aile olarak çıktığımız son tatildi (o yılın sonunda boşandı bizimkiler) ve ben 19 yaşındaydım. Bali Adası’na gitmiştik; Endonezya’nın tatil cenneti. Bu cennetin iklimi, tropikal sıcaklar perişan etmişti beni başta. Tatil köyüne varıp odaya kendimi atar atmaz duşun altına girdim. Tık! İki kulağım birden tıkandı. Biri tamamen mantar, öbürü eh işte, zar zor idare eder. “Birazdan açılır,” deyip çıktım. Berlin, (Berlin babam. Evet, adı Berlin. Kendisinden yedi yaş büyük halam koymuş adını. Bence, kesin kendi seçmiştir bu adı sonradan; hep kendisinden söz edilsin diye. Kim duysa, bir yarım saat bu isim konusu konuşulur çünkü), evet Berlin hemen uyardı:

“Git doktora, kulağına baktır. Nasıl olsa kulağınla oynanmasına alışıksın.”

“Nereden çıktı şimdi bu?”

“Kulaklarından belli. ‘Kulağına küpe olsun’ deyimini yanlış anladın sen herhalde. Senin kulağına astığın o halkalarla biz çocukken çember çevirirdik.”

Neyse, ben doktora moktora gitmedim tabii. Nasıl olsa bir şey yapamıyorum, biraz kestireyim dedim. Kalktım, baktım kulak yine duvar. Tatil köyünün doktoruna yollandım. Bana çok değişik gelen bir güzellikle karşılaştım; yani doktor hanımla. Uzun boylu, uzun saçlı, uzun gözlü, uzun yüzlü, 26 yaşındaki bu Javalıya derdimi anlattım. (Yaşını sonradan öğrendim tabii ki. Yeni karşılaştığım kızlara ilk sorduğum şey hiçbir zaman yaşları olmamıştır; bir önemi olduğundan değil, ama nedense yaşlarını sormaktan da kendimi alamam.) Dewi’nin yüzü güzeldi, ama sesinin neye benzediğini anlayamadım tabii. Çok uzaklardan incecik bir kanaldan geçip geliyordu sesi sol kulağıma. Ne dediğini anlamak kaygısıyla mecburen hedefe, yani dudaklarına kilitlendim. Gözlerimle tabii. Dudak okumada hiç de usta olmadığım için bütün dikkatimi, herşeyimi doktorun dudaklarına vermiştim. Üstelik, o zaman pek dudak da tanımıyordum.

Nedeni ne olursa olsun, yeni karşılaştığınız bir kızın durmadan dudaklarına bakmak olmayacak bir şey. Bir düşünsenize, hangi erkek bir kızın en önce dudaklarına bakar? Erkeklerin nerelere baktığı konusuna sonra döneriz, ama ben önce dudaklara bakarım. Tıkanan kulağın bende bıraktığı bir iz sanırım. En memnun olduğum alışkanlıklarımdan biri…

Neyse, Dewi kulağıma bir şey damlattı. Akşam tekrar damlatmak gerektiğini, oda numaramı verirsem yardımcı olacaklarını söyledi. Ya kendisi ya da bir hemşire gelecekmiş; akşam 10’da. Çaresiz (!), verdim oda numarasını. Dudaklarına yapışmış olan gözlerimi de koparıp doktorun odasından ayrıldım.

Aklım kulağıma kaçmış ve orada kapalı kalmıştı; hiçbir şey yapamıyordum. Biraz dolaştım. Denize, bizimkileri ve öbür insanları seyretmeye gittim. Akşam, deniz kabuklularından bir ziyafet çektim kendime ve saat 10’a yaklaşırken hemen odama çekildim. (Biliyordum, Berlin’in bu erkenciliğimden kuşkulandığını biliyordum.)

Doktor hanım geldi. Kulağıma ilacı damlattı. Bir içki içmeye davet ettim onu. Tatil köyünün gündüz gezerken gözüme kestirdiğim açıkhava barlarından birine gittik. İçtik. Muhabbet sırasında, okyanusun vücuduma hiç değmediğini öğrenince çok şaşırdı. Yeni şeyler öğrenme ve deneme konusundaki iştahım ve sabırsızlığım kabardı yine. İkna yeteneğimi de kullandım ve Doktor Dewi’nin direnişini kırdım. Gliserinli pamuklarla kulaklarımı tıkadık ve gecenin 12’sinde okyanus kıyısına yollandık.

Yalnız değildik. Birkaç kişi daha vardı denize giren. Bir direğin tepesine takılmış bir projektör okyanus kıyısının dar bir bölümünü aydınlatıyor, kenarlara doğru yavaşca loşlaşan ışık karanlıkta eriyordu. Geceyarısı ilk kez denize girişim değildi bu, ama okyanusa ilk girişimin geceyarısına rastlaması da heyecanımı arttırmıştı. Dürüst ol, kıvırtma; heyecanımı arttırma konusunda okyanusla yarışan başka faktörler de vardı. En azından şu kadarını söyleyebilirim: Dünyanın bu bölgesinde hava, iklim, afrodizyak etkisi yapıyor. En azından bana öyle oldu.

Sabah, kendime kahvaltılık birşeyler ararken, bizimkileri öğle yemeği yerken buldum. Oturdum.

“Ben de senin odanı tek kişilik sanıyordum,” diye söze başladı Berlin.

“Ee, tek kişilik zaten.”

“Peki, o zaman sabahın 5’inde odandan çıkan kıza ne demeli!”

“Yine Doğu Berlin olma huyun mu depreşti? Artık Berlin’de bile yok böyle şeyler. Kabul etmek istemiyorsun herhalde ama Sovyet Bloku dağıldı yoldaş! İnsanların özel hayatı hakkında rapor tutma devri geçti sanıyordum ben. Beni gözetlemek için uykusuz kalacağına şu cennet gibi yerin tadını çıkarmaya baksan diyorum.”

“Benim yaptığım da o zaten. Uykum kaçtı. Yatakta koyunları sayacağıma…”

“Benim odama girip çıkan piliçleri sayayım, dedin.”

“Ne münasebet! Bahçede şezlonga uzanmış kitabımı okuyordum. Aman oğlumuzun çapkınlıklarını görmeyelim diye kör mü edelim kendimizi yani?”

“Sen kör olsan da görürsün ya… O kız tatil köyünün doktoru; kulağıma ilaç damlatmak için gelmişti.”

“O saatte mi!? Yoğun bakımda bile hiçbir hastaya bakmazlar o saatte.”

“Ha-ha! Hayır, o saatte değil. Sonra yüzmeye gittik…”

“Bak annesi, oğlumuza ne güzel bakılıyor burada. Ama Doktor Hanım’ın bizim tatlı bebeğimizin üstünü örtmesi biraz uzun sürmüş anlaşılan. Okyanus projektörü gece birde söndürülüyor da…”

“Beni hiç karıştırmadan kozlarınızı paylaşın,” diye kenara çekildi Zuhal, “hakemlik bile beklemeyin benden. Ayrıca, çocuğun üstüne varıp durma; armut dibine düşer!”

“Ne demek şimdi bu?” diye sızlandı Berlin.

“Ben en iyisi karıkoca arasına girmeyeyim. Zaten kulağımı göstermem gerekiyor. On gün sonra uçakta görüşürüz!”

***
Artık hepimiz ayrı ayrı tatile çıkıyoruz. Hayatlarımız da ayrıştı zaten. Zuhal, yani annem, iki sene önce Reginald’la evlenip Yeni Zelanda’ya gitti. Reginald oralı. Biz de Berlin’le aynı evi paylaşıyoruz. Birçok bakımdan avantajlı bir durum. Bazan da sıkıcı olabiliyor tabii.

İşin tuhaf tarafı, bu yıl aynı yere gideceğiz galiba tatil için: Çıralı-Olimpos. Berlin, büyük bir özenle benden sakladığı “kız arkadaşıyla” (bu lafa da kıl oluyor ya…) Çıralı’ya gidiyor. Yıllardır bildiği, tanıdığı bir pansiyonda kalacaklar. Gerçi güzel ve rahat bir pansiyon ama bana göre biraz fazla sakin. En büyük hareket, pansiyonun teknesiyle yandaki koya gitmek. Bazan da balığa çıkıyorlar.

Ben de Huri ile Olimpos’a gideceğim. Ya çadır kuracağız ya da ağaçüstü odalardan birinde kalacağız.

“Biraz da sen beni dinle; kap kızını gel bizimle Olimpos’a,” diyorum, “eski devrimcilik günlerini yaşarsın.”

“Hadi oradan zibidi. Sana mı kaldı benim devrimcilik günlerimi gözetmek. Asıl sen hazır bir sevgili bulmuşsun, onunla başbaşa kalabileceğin bir yere gitmek varken neden ‘dejenere komünal’ bir âleme yapış yapış tıkışıyorsun!”

“Benim komünle filan ilgim yok. Orada eğlence var, şamata var, hareket var, insanlar var. Hem biz istediğimiz zaman, istediğimiz yerde başbaşa kalabiliriz. Şimdi anlattırma bana!”

“Dinle oğlum, dinle…”

“Sakın babalığını bir baskı aracı olarak kullanmaya kalkma! Bak ben sana Berlin diyorum, baba deyip babalık zaafını kullanıyor muyum! Sen de bana Kerem diyebilirsin pekâlâ.”

“İyi de, bütün bunlar senin benim oğlum olduğun gerçeğini değiştirmez.”

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan MEDYAKRONİK sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 1

Yorum Ekle

ampouble (Yazar'ın tüm yorumları) 14.3.2008 - 02:44

"Friends" aparması, "sex and the city" kırması, "coupling" çakması mahiyete sahip yazıların içeriğini görmek için "link"lere tıklıyorum. Tek üzüldüğüm nokta ise "okunmuş"lar çetelesinin kabarmasına sebebiyet vermem. Herşeyin geç takip etmek zorundayız herhal, Avrupa'nın ve kuzeni Amerika'nın arkaik "background"dan faydalanma hastalığımız devam ediyor. "Modernleşme" kültü bizi yiyip bitiyor, entellektüel altyapısını araklamalarla devam ettiren bir toplumun nasıl bir, "ilerleme" kültü altında ezildiğini merak ediyorum. Popüler kültürün beslendiği kaynaklarda artık renkli bir cinsel hayata (kendileri bu ismi tercih ediyorlar) sahip olanların bunu "public service"-"kamu yararına" açmaları 21. yüzyılda, pek de matah bir olgu olarak karşılanmıyor-benim en hoşlandığım getirilerinden biri bu-. Artık fantastik veya alışılmamış olan veya bütün kültler ile oynayan şeyler alıcı buluyorlar; bir süre sonra boğan seksepialite değil...

6 Eylül Cumartesi

haberin geçmişi

  • Kendini Tarzan sanan erkekler

    Seksek kaslarla yapılır, seks ise bedenler kullanılsa da kafada başlayıp kafada biten bir maceradır.

    24.4.2008

  • Orgazm taklidi

    Ahyaaaaaaaaaaaak!!! Bu kadarı da olmaz artık. Herşeyin taklidi yapılabilir ve bu öyle ya da böyle anlayışla karşılanabilir, ama hiç orgazm taklidi yapılır mı ya!

    17.4.2008

  • Huri’den gelen mektup

    Yazarımız Kerem Bengi terk edildi! Bengi’nin aldığı bu “son mektup” kadınların gözünde Bengi’nin nerede olduğunu çok iyi anlatıyor…

    26.3.2008

  • Önce nereye bakmalı?

    Erkekler kadınların neresine bakar biliyoruz ama kadınların nereye baktığını hiç düşünmemiştim…

    19.3.2008

  • İlk görüşte…

    Kendi camiası içinde, ardında bıraktığı gözü yaşlı genç kızlarla nam salan Kerem Bengi, bundan böyle her çarşamba hayata, ama özellikle de kızlara ve ilişkilere dair yazılarıyla Medyakronik’te…

    5.3.2008